Başkanlık Sistemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Başkanlık Sistemi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2017 Cumartesi

YSK (Yüksek (?) Seçim (!) Kurulu Başkanı: Sadi Güven) İLAN ETTİ! REFERANDUMUNUN KESİN TARİHİ: 16 NİSAN 2017, PAZAR

YSK İLAN ETTİ!..
REFERANDUMUNUN KESİN TARİHİ: 
16 NİSAN 2017, PAZAR
Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Güven, anayasa değişikliği referandumunun 16 Nisan 2017'de yapılacağını açıkladı. [[AA.11.02.2017-Ankara]]
Beyaz zemin üzerine "evet" Kahverengi zemin üzerine "hayır" basılacak. Güven, düzenlediği basın toplantısında, TBMM Genel Kurulu tarafından kabul edilen 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un, Resmi Gazete'de yayımlandığını anımsattı.
Anayasa değişikliklerinin halk oyuna sunulması hakkındaki kanunun 2'nci maddesinde, halk oylamasının yapılmasına ilişkin, "Kanunun Resmi Gazete'de yayımını takip eden 60. günden sonraki ilk pazar günü yapılır." ifadesinin yer aldığını aktaran Güven, "Bu hüküm çerçevesinde, anayasa değişikliği halk oylamasının, kurulumuzun 74 sayılı kararıyla 16 Nisan 2017 Pazar günü yapılmasına karar verilmiştir." dedi.
Bugün itibarıyla yurt içi kütüğüne kayıtlı seçmen sayısının 55 milyon 336 bin 960 olduğunu belirten Güven, yurt içinde kurulacak sandık sayısının ise yaklaşık 164 bin olduğunu bildirdi.
Yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı seçmen sayısının da 2 milyon 929 bin 389 olduğunu kaydeden Güven, bu seçmenlere halk oylamasında 57 ülke 119 temsilcilik ve 32 gümrük kapısında kurulacak sandıklarda oy kullandırılmasının planlandığını anlattı. Güven, belki birkaç ülke ve temsilcilikte değişiklik yapılabileceğini dile getirdi.
Gümrükler ve yurt dışı temsilciliklerinde kurulan sandıklarda oy kullanma arasında hiçbir fark bulunmadığına dikkati çeken Güven, "Yurt dışı seçmen kütüğü bu seçimde tek seçim çevresi olarak oluşturulmuştur. Böylece yurt dışı seçmen kütüğüne kayıtlı seçmenler bağlı bulundukları temsilcilik görev çevrelerinde kurulan sandıklarda veya oy verme günlerinde bulundukları yerlerdeki temsilciliklerde kurulan sandıklarda oylarını kullanabileceklerdir." diye konuştu. Güven, oy verme işlemlerinin yurt dışındaki temsilciliklerde 27 Mart-9 Nisan, gümrük kapılarında ise 27 Mart-16 Nisan tarihlerinde yapılacağını söyledi.
Sadi Güven, "Halk oylamasında beyaz renk üzerine 'evet', kahverengi üzerine 'hayır' ibareleri bulunan 2 ayrı renkten müteşekkil birleşik oy pusulası kullanılacaktır. Seçmenler tercih mührünü kullanarak oy verme işlemini gerçekleştirecektir." ifadelerini kullandı.

18 Eylül 2015 Cuma

KAYNAK VE REFERANS BİLGİ: "Başkanlık sistemi nasıl doğdu?" (Alıntı)

Başkanlık sistemi nasıl doğdu?washington-obamaCEMAL TUNÇDEMİR  19 Eylül 2015

AMERİKA BÜLTENİ; Türkçe Amerika Gazetesi
Hangi yazarımızdan okudum hatırlamıyorum ama 1990’lı yıllarda bir Amerikalı ile atışmasını anlatmıştı. Amerikalıya, ‘’biz Türklerin devleti kaç bin yıllık tarihe sahip, sizinki hepi topu 200 yıllık bir devlet’’ diye övünmeye kalkınca, Amerikalı şu düşündürücü soruyu sormuş; ‘’Bizim Anayasamız 200 küsur yaşında. Sizinki kaç yaşında?’’
Dünyada halen yürürlükteki yazılı anayasaların en eskisi olan ABD Anayasası, yeni devletin çerçevesini belirledikleri için ‘framers’ diye anılan 55 delegenin, Philadelphia’da 25 Mayıs 1787 gününden 17 Eylül 1787 gününe kadar 3 ay 23 gün süren toplantısı sonrası ortaya çıktı.
Amerikan Anayasası toplam 7 maddesi ve sonraki birkaç yılda yapılan 27 tashihi ile dünyanın en kısa anayasası aynı zamanda. 7 maddenin ilk üç maddesi, kuvvetler ayrılığı doktrinini kesin ve net hatlarla teminat altına alıyor. Anayasa yapıcıların, Philadelphia Anayasa Kongresi’nde en fazla tartıştığı konulardan biri de, ‘yürütme erkinin’ tepesinde yer alacak makamın, ismi ve yetkileriydi.
Çünkü farklı arka planlardan gelen bu 55 adamın da en ortak endişesi yeni bir ‘monarşi’ye zemin hazırlamaktı. Hepsi, İngiliz Kralı 3. George’tan da onun keyfi icraatlar yapan valilerinden de çok çekmişlerdi. Bu nedenle de devletin 3 erkini düzenlerken ‘Kongre’yi, yürütmenin başı olacak makama öncelediler. Amerikan Anayasası’nın birinci maddesinin Kongre’yi ve ikinci maddesinin Başkanlığı düzenlemesinin nedeni budur.
Connecticut delegelerinden Roger Sherman, yürütmenin başını oluşturacak makamın tek bir kişiye emanet edilmemesi gerektiğini savunanlardandı. ‘Kaç kişiyi bu göreve atayacağına Kongre karar versin’ teklifinde bulundu. New Jersey delegesi William Paterson da ‘yönetici’nin bir kaç kişiden oluşması gerektiğini savunuyordu. Virginia delegesi Edmund Randolph, yürütmenin başının tek kişiden oluşmasının kaçınılmaz şekilde monarşiye yol açacağını söyleyerek, farklı kolonilerden seçilecek 3 kişilik konsey önerdi. North Carolina delegesi Hugh Williamson da yürütmenin başının tek kişide toplanması halinde ‘seçilmiş kral’ gibi olacağını veya en azından kendini böyle hissetmemesinin mümkün olmadığını dile getirecek ve şöyle konuşacaktı:
‘’Bir kere seçildikten sonra kendisini ömür boyu devlet başında tutmanın yolunu araştırmaktan ve bunu sağladıktan sonra da halefinin, oğlu olmasını garantiye almaya çalışmaktan geri durmayacaktır.”
13 koloniden seçilen birer üyeden müteşekkil bir konseyin devleti yönetmesini de tartıştılar. Ancak Anayasa Kongresi’nin en aktif üyelerinden James Madison ve arkadaşları, yürütmenin başında bir komitenin olmasının işlevsiz olacağını, başarısızlıkta sorumluluğu kimsenin üstlenmeyeceği, komite üyelerinin farklı çıkarlar için mücadelesinin, yürütmenin başının her hangi bir icrai karar almasını engelleyeceği vb gerekçelerle, yürütmenin başında ‘tek bir kişi’ olması fikrini kabul ettirmeyi başardılar. Bunu oradaki 55 kişiye kabul ettirebilmelerinde hiç şüphesiz en etkili neden, kendisi de Anayasa Kongresi’ne Virginia delegesi olarak katılan George Washington’du. Çünkü eğer yürütmenin başı tek kişiden oluşacak olursa herkesin aklındaki tek isim oydu ve herkesin Washington’un o makama tiranlıktan uzak bir şekil vereceğine güveni tamdı.
Anayasa yapıcıların, başkanın en az 35 yaşında olması gerek şartını getirmelerinin nedeni de ‘hanedanlık’ oluşmasını engellemekti. O günün ortalama yaşam süresinde, çok az kişi oğlunun 35 yaşına geldiğini görecek kadar yaşıyordu. Yani devletin başına seçilecek kişi, bu anayasal engel nedeniyle yerine oğlunu getiremeyecekti.
Yürütmenin başında yer alacak tek kişinin nasıl seçileceği de uzun uzun tartışıldı. ”Halkın eğitimsiz olduğunu ve kolayca manipüle edilebileceğini” savunan delegeler Kongre’nin başkanı belirlemesi gerektiğini savunuyordu. Devletin başının doğrudan halk oyu ile belirlenmesi gerektiğini savunanlar da vardı. Bir ‘çoğunluk diktatörlüğü’ oluşması endişesi de tartışmalarda önemli yer tuttu. Çoğunluğun her zaman, evrensel hukuktan, herkesin hakkının gözetilmesinden veya farklı inançlardan olanların korunmasından yana olmayabileceği görüşü ağırlıktaydı. Sonuçta orta yol benimsendi ve ABD başkanının bugün artık sembolik hale gelen iki dereceli seçim yöntemi benimsendi. Yani, halk, tek görevi ABD başkanını seçmek olan meclisin (electoral college) üyelerini seçecek ve bu meclis de toplanıp ABD başkanını seçtikten sonra dağılacaktı.
Yürütmenin başı olacak kişinin ünvanı da günlerce tartışıldı. New York delegesi Alexander Hamilton, ‘’Governour of the United States’’ ünvanını önerdi. South Carolina delegesi John Rutledge, ‘His Excellency (Majesteleri)’ ünvanını önerdi. Ancak krallığı hatırlatan bu ünvanlar itibar görmedi.

‘President’ kelimesinin kökeni

Sonunda, 18’nci yüzyıl Amerikasında yaygın şekilde kullanılan ‘president’ kelimesinde karar kılındı. President sözcüğünün temeli olan Latince ‘praesidere’ kelimesi, ‘pre(ön) ve sedere (oturma) köklerinden geliyor. Ancak ‘önde oturan’ anlamına gelen 18’nci yüzyılın dünyasına göre mütevazı bu ünvan herkesi memnun etmedi. Anayasa Kongresi sırasında yurt dışı görevinde olduğu için bulunmayan John Adams, 1789’da yeni teşekkül eden Kongre’ye, ‘’kriket kulüplerinin, itfaiye kurumlarının bile bir ‘president’i olabilir’’ diye yakınarak, devletin başındaki insana, ‘’devletin haşmetine yakışacak onurlu bir ünvan verilmesi gerektiği’’ önerisini getirecekti. James Madison yine sahneye çıkacak ve ‘’yönetici makamı ne kadar fazla mütevazı ne kadar daha fazla cumhuriyetçi olursa ulusal saygınlığımız o kadar büyük olur’’ diye karşı çıkacaktı bu öneriye. Thomas Jefferson’a yakın Senatör William Maclay ise Adams’ın devlet başkanına yüklediği anlamı, ‘putperestçe ve aptalca’ olarak nitelendirecekti. Adams’ın önerisi kabul görmedi. Adams, Washington’dan sonra, ‘haşmetmeab’ olmak yerine ABD’nin ikinci ‘president’i olabildi ancak.
Philadelphia Anayasa Kongresi’nden bir buçuk yıl sonra 14 Nisan 1789 günü, yeni Federal Kongre’nin genel sekreteri Charles Thomson, Washington’un Mount Vernon’daki evinin kapısını çaldı ve ona, 69 seçici delegenin her birinin oyunu alarak Amerika Birleşik Devletlerinin ilk başkanı seçildiğini tebliğ etti. Washington, yemin töreni için ABD’nin geçici ve aynı zamanda ilk başkenti olan New York’a davet edildi.
Washington, 8 yıllık başkanlığının ardından yeniden Mount Vernon’daki evine döndü ve iki yıl sıradan vatandaş olarak yaşadı. Kişisel tek hırsı, 19’ncu yüzyılı görmek içindi. Ancak 1799 yılının 14 Aralık günü, yeni yüzyıla sadece 17 gün kala hayatını kaybetti.

ABD başkanının gücü

ABD başkanının yetkilerinin sınırı, George Washington’dan Obama’ya kadar tartışılan bir konu olageldi. Bununla beraber kuvvetler ayrılığı veya ‘check and balance (denge ve kontrol)’ prensibi 200 küsur yıl sonra hala uygulanmakta. Başkan halkın iradesiyle belirleniyor ama Kongre de öyle… Senato ve Temsilciler Meclisi üyelerini de halk seçiyor. Sisteme rota çizen Yüksek Mahkeme’nin üyeleri ise başkanın aday göstermesi ve Senato’nun onay vermesiyle belirleniyor. Kendi istekleriyle emekli olmazlarsa ‘ömür boyu’ için seçildiklerinden, Kongre’nin de Başkan’ın da etkisinden bağımsız karar alıyorlar. Yani ABD Başkanı’nın karşısında her şeyden önce Kongre ve Yüksek Mahkeme gibi iki önemli kontrol mekanizması var. İfade özgürlüğünün anayasal teminatıyla(First Amendment), medyasının ve üniversitelerinin dünyanın geri kalanına göre görece özgürlüğü de ayrı bir denetim mekanizması getiriyor… ABD Başkanının istediğini yapabilecek gücü yok.
İkinci Dünya Savaşı’nın kudretli orgenerali Dwight Eisenhower halefi olarak ABD Başkanı seçildiğinde Harry Truman’ın, ‘Zavallı Ike, Oval Ofis’e oturacak ve ordudaki alışkanlığıyla emirler yağdıracak ama emirlerinin hiçbiri yerine gelmeyecek. Ordudaki gücünü özleyecek’ diye takılması bundandı. ‘Başkanken bütün yaptığım, etrafımdaki insanlara, ben söylemesem bile kanunen yapmak zorunda oldukları şeyleri yapmalarını söylemekten ibaretti’ diye yakınacaktı Truman.
Elbette ki ABD Başkanlığı Truman’ın karikatürize ettiği kadar sembolik bir makam değil. Güçlü başkanlar veya kriz zamanlarında bu makamın gücünü Anayasal sınırları zorlayacak derecede artırdığı da vaki. Ancak, bugün, dünyanın en güçlü devletini yöneten ‘Başkan’ Obama’nın kendi devleti üzerindeki otoritesi, parlamenter sistemle yönetildiğini düşündüğümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanının devlet üzerindeki otoritesinin yanına bile yaklaşamaz.
Obama’nın 6 yıldır süren başkanlığının en önemli yasal düzenlemesi olan sağlık sigortası reformunu (Obamacare), ABD Kongresi’nden geçirmesi 1,5 yılını aldı. Kongre’deki muhalefet ile uzlaşma antlaşmalarına uygun olarak reformun ilk halinden büyük tavizler vererek… Diğer önemli seçim vaadi olan göçmenlik reformu ise ilk denemesinde başarısız oldu. İkinci girişimi ise yıllardır Kongre’den kabul görebilmiş değil. Anayasa gereği, Obama’nın Büyükelçiliklerden bakanlıklara, federal kurumların yöneticilerinden federal yargıçlara kadar aday gösterdiği her isim ancak 100 sandalyeli Senato’dan onay alırsa ‘atanmış’ sayılıyor.
Obama, Kongre, bütçeyi onaylamakta direndiği için 2013 yılında devletin kapısına kepenk vurmak zorunda kaldığında, ‘’ABD Başkanının Kongre’ye doğru olanı yaptırma gücü yok. Amerikan halkının var’’ diye çaresizliğini itiraf edecekti. Kongre üyeleri ise milletvekili seçilmelerinde, ne ABD başkanına ne de Parti yönetimlerine muhtaç olmadıklarından ikisinden de özgür tavırlar alabiliyor. Örneğin Obama’nın desteklediği bir yasal düzenlemeye karşı Kongre’de mücadele edenler arasında kendi partisinden milletvekili veya Senatörler de olabiliyor.
Anayasa Kongresi çalışmalarını bitirdiği gün Benjamin Franklin, Philadelphia Kongre Binasından çıkarken Elizabeth Powel adlı kadın yolunu keser. Konuşmaya tanık olan Maryland delegesi James McHenry’nin aktardığına göre Powel sorar:
Doktor Franklin, bu kongreden sonra neyimiz var artık, monarşi mi Cumhuriyet mi?’
Cumhuriyet” der Benjamin Franklin ve ekler, ”Tabii eğer sahip çıkabilirseniz

KAYNAK VE REFERANS BİLGİ: "Amerikan Anayasası nasıl yapıldı?" (Alıntı)

Amerikan Anayasası nasıl yapıldı?

anayasa
CEMAL TUNÇDEMİR  17 Eylül 2015
AMERİKA BÜLTENİ; Türkçe Amerika Gazetesi
Amerika’daki 13 koloninin, 4 Temmuz 1776’da İngilizlerden bağımsızlık ilan etmesinin üzerinden 7 yıl geçmişti. Henüz ABD kurulmamıştı. Gevşek bir bağla birbirlerine bağlı konfederal bir yapı vardı.   Kontinental ordunun başkomutanı general George Washington da herkesin dilindeki ‘askeri darbe’ söylentisini duymuş ve 15 Mart 1783 günü, New York Newburgh’da bulunan darbeci cuntanın karargahına şok bir ziyarette bulunmuştu.
Cuntanın başında Washington’un eskiden beri rakibi olmuş olan general Horatio Gates vardı. ABD ile İngiltere arasındaki savaş hali resmen devam ettiği için çoğu milislerden oluşan ordu dağıtılmıyordu. Askerler bağımsızlık ilanının üzerinden 7 yıl  geçmesine rağmen, Kontinental Kongrenin başarısız ve dağınık halinden şikayetçilerdi. Maaşları ödenmiyor, erzaksız zor kışlar geçiriyorlardı. Uğruna hayatlarını tehlikeye attıkları bağımsızlık bu muydu? Bu dağınıklık ve başıboşluğa son verecek tek bir yol vardı: Kongreyi ve gerekirse Washington’u devirip ülkede askeri bir rejim kurmak.
O soğuk Mart sabahı General Washington kendi askerlerinin karargahına habersiz davetsiz girerken, ülkesi tarihin kavşak noktasında duruyordu. Washington ya omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına sadık kalacaktı ya da çok inandığı cumhuriyet ve demokrasi rejimine. Odaya girdiğinde, subayların darbe toplantısı sürüyordu. Washington konuşmakta olan General Gates’in lafını kesti ve söz aldı. Subaylar bu müdaheleye sessiz kaldılar. Sonuçta Kontinental ordunun başkomutanı sıfatını taşıyordu.
Hitabetiyle meşhur Washington hayatında belki de ilk defa konuşmaya başlamakta zorlandı. Derken, tarihe Newburgh Konuşması olarak geçen ve insan soyunun yönetim anlayışında geldiği noktaya vurgu yapan konuşmasını yaptı. Subaylarına, tarihte hiçbir politik ve sivil sorunun askeri yöntemlerle ebeddiyen çözülemediğini anlattı, ‘’barışçı ve hukuka uygun her türlü davanızın yanındayım.’’ dedi ve kimsenin konuşmasına mahal vermeden onları kendi toplantılarıyla başbaşa bırakıp çıktı.
Konuşma karşısında, bazı subayların gözleri dolmuştu. Kontinental ordusu, işte o sabah maceraperest bir çapulcu takımı olmaktan çıkıp gerçek bir orduya dönüşmüştü. Washington o sabah askerleriyle beraber, ABD’yi bir diktatörlüğe kolayca dönüştürebilirdi. Askerler buna çok hazırdı ve yola çıktıklarında karşılarında duracak hiçbir güç de yoktu. Ancak Washington o dönüm noktasında tercihini tek adamlıktan yana değil, Cumhuriyet ve demokrasiden yana kullanmıştı.
Aynı yılın Kasım ayında İngiliz Krallığı ile ABD arasında Paris Antlaşması imzalandı ve ABD bağımsızlık savaşı resmen sona erdi. George Washington, Paris antlaşmasından 1 ay, askeri darbeyi engelledikten 8 ay sonra Aralık 1783’te, başkomutanlıktan istifa etti. Ülkesine 8.5 yıl hizmet, ordusuna komutanlık yapmıştı. Mount Vernon’daki evine gitti. Karısı Martha kapıda kendisini bekliyordu. Yeniden savaştan önceki işine çiftçiliğe döndü. Toprakla dolu münzevi bir hayatın içine kendini attı. Lafayette’e yazdığı mektupta şöyle söylüyordu:
Potomac Nehrinin kıyısında, kamusal hayatın bütün meşguliyetinden uzakta kendi incir ağacımın altında gölgelenen sıradan bir vatandaşım… Sadece kamu görevlerimden değil, kendimden de emekli oldum. Kalbimin tatmini yolunda sakince dolaşıyorum.
13 koloniden oluşan Amerikan halkı, yeni devlete iktidar olanakları vermekten çekiniyordu. İngilizlerden ve bir ‘kral’dan yeni kurtulmuşlardı. Zayıf ve gevşek bir devlet yönetimi istiyorlardı. Üstelik bu 13 koloninin her biri kendini bağımsız bir devlet olarak görüyordu. Hiçbirinin bir diğerine güveni yoktu.
Peki ne oldu, nasıl oldu da birbirinden pek de hazzetmeyen bu 13 koloni, savaş, askeri güç veya ekonomik kriz gibi hiçbir mücbir sebep olmadan gönüllüce bir araya gelip ortak bir devlet düzeninde anlaşabildiler?
George Washington’un istifasından sonra Amerikan devleti, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmesi gereken 3 zorlu yıl daha yaşadı. Ta ki 11 eylül 1786 yılında toplanan Annapolis Kongresine kadar. 13 eyaletten sadece 5’i temsilci gönderdi. Çok fazla bir karar alınamadı ancak çok çok önemli bir sonuç doğurdu. Kurultayın iki yıldızı Alexander Hamilton ve James Madison’un, ülkenin devlet sistemini ve kurumların yerini açıkça belirtecek bir anayasaya ihtiyacı olduğunda ısrarıyla bir anayasa kongresi toplantısı düzenlenmesi ve kolonilere davet çıkarılması kabul edildi. Bu karar yaklaşık 3 ay sonra sonuç verdi ve Kontinental Kongre, 21 Şubat 1787 günü, Mayıs ayında Philadelphia’da, yani 10 sene önce İngiltere’den bağımsızlık ilan ettikleri Kongre salonunda bir Anayasa Kongresi toplamayı kabul etti.
Ömrünün son demlerini Mount Vernon’daki münzevi hayatında geçireceğini sanan George Washington, bir kez daha ülkesinin çağrısının baskısı altındaydı. Israrları kırmayarak 28 Mart günü Kongre’ye katılmayı kabul etti.

Philadelphia’da anayasa baharı

Kongrenin toplanmasında en önemli rollerden birini oynayan henüz 35 yaşındaki James Madison, 3 Mayıs günü Kongre için Philadelphia’ya gelen ilk delege oldu. O geldiğinde bir tek zaten şehirde çalışan Pennsylvania delegeleri vardı. Madison’un en büyük korkusu, Anayasa Kongresi’nin resmi çalışmasını başlatacağı gün olarak ilan edilen 14 Mayıs günü gerçek oldu. Bir avuç delege hazırdı. Bu da toplantıya başlamaya yetmiyordu.
Ancak delegeler gelmeye başladı. Ve her biri kendi başına bir devlet gibi olan 13 koloninin 55 temsilcisinden oluşan Phildelphia Anayasa Kongresi, 25 Mayıs 1787 günü sessiz bir şekilde açılış oturumunu yaparak çalışmaya başladı.
Kurucu babalardan bir tek Paris’te olan Thomas Jefferson katılmamıştı. İşte bu 55 adam, sadece pazar günleri hariç, aylarca, günde bazen 15 saat süren toplantılarla bir imkansızı başardılar. 13 ayrı koloniden bir devlet çıkardılar. Yürütme, yasama ve yargı organı, erkler ayrılığı, kontrol ve denge sistemi özgün hatlarla belirlenen kurumlar hiyerarşisi tesis ettiler. Aralarından bunun için uğraşanlar oldu ama köleliliği yasaklayamamak gibi zaafları da oldu bu yeni devletin. Çıkarları farklı, hedefleri farklı, devlet anlayışları farklı bu delegeler, toplantılara başladıktan 3 ay 23 gün sonra 17 Eylül 1787 günü, Amerikan Anayasası üzerinde anlaştılar. Washington bir kez daha görevini yapmış olmanın gururuyla Mount Vernon’daki evine çekildi.
Amerikan Anayasasının kabulünden 1,5 yıl sonra 14 Nisan 1789 günü, yeni Federal Kongrenin genel sekreteri Charles Thomson, Washington’un Mount Vernon’daki evinin kapısını çaldı ve ona, 69 seçici delegenin her birinin oyunu alarak Amerika Birleşik Devletlerinin ilk başkanı seçildiğini tebliğ etti. Washington, yemin töreni için ABD’nin geçici ve aynı zamanda ilk başkenti olan New York’a davet edildi.
Ülkenin kurucu başkanı Washington, 8 yıllık başkanlığının ardından emekli oldu ve yeniden Mount Vernon’a döndü. İki yıl, yeniden normal vatandaş olarak yaşadı. Anayasa Kongresinden önce inzivada olduğu yıllarda, en büyük arzusunun 19’ncu yüzyılı görmek olduğunu söylemişti. Ancak 1799 yılının 14 Aralık günü, yani 19’ncu yüzyıla sadece 17 gün kala yaşamını kaybetti.

Amerikan Anayasası bir ‘mucize’ mi?

ABD Anayasasının yapılışı hakkında uzun yıllar en fazla referans gösterilen kitaplardan biri, Catherine Bowen’in 1966 tarihli ‘Miracle at Philadelphia (Philadelphia’da Mucize)’ kitabıdır. Adından da tahmin edebileceğiniz gibi, bu kadar bir birine zıt, bölük pörçük kolonilerin bir araya gelip tarihin en görkemli politik metinlerinden birini ortaya çıkarabilmeleri ve devlet sisteminin yapısı üzerinde uzlaşabilmelerini adeta bir mucize olarak nitelendirmekte. Aslında, Anayasa Kongresine giden süreçte bir sonuç alınabileceğinden şüpheli olan Washington da, Philadelphia Kongresi’nden sonra Lafayette’e yazdığı mektupta, ulaşılan neticeyi bir ‘mucize‘ olarak nitelendirmişti. Bowen kitabında, ‘’Mucizeler durup dururken olmaz. Her mucizenin uzun acılar içinde yapılmış duaları vardır.‘’ diye yazıyor.
Oysa Philadelphia Anayasa Kongresinin Pennsylvania devleti delegasyonundan Gouverneur Morris, Anayasa kabul edildikten sonra, ‘’Bazıları buna gökten inmiş muamelesi yapıyor.  Oysa ki bu metin 55 sade ve samimi adamın gayretlerinin ve samimiyetlerinin ürünüdür’’ diye konuşacaktı. Bu çok daha sağlıklı bir bakış açısı. Bu 55 adamın her biri ötekinden farklıydı. Dahası her biri 13 ayrı devleti temsil ediyordu. Farklı sosyal, etnik, kısmen dini, sınıfsal arka planlara sahiptiler. Bir kısmı diğerinden pek de hazzetmiyordu. Ama çok önemli bir ortak noktaları vardı: samimiyet. Uzlaşma aramakta samimiydiler. Bir uzlaşmayı, laf olsun diye değil, gerçekten istiyorlardı. Kendileri de dahil kimsenin babasının malı gibi olmayacak, denetime açık bir devlet gücü istemekte samimiydiler. Hiçbirinin, kurnazlıklarla iktidar ve gücü kendi uhdesine geçirme art niyeti yoktu. Ortaya çıkan Anayasanın başlangıcı da şu muhteşem cümle oldu:
‘’Biz Birleşik Devletler Halkı olarak, kendimiz ve gelecek kuşaklar için daha mükemmel bir birlik oluşturmak, adaleti sağlamak, vatanımızda huzuru korumak, halkımızı savunmak, toplum refahını artırmak ve özgürlük nimetini güvence altına almak için, bu anayasayı tesis ediyor ve kabul ediyoruz’’
Tarihçi Richard Beeman da bu anayasanın yapılış hikayesini, ‘’The Plain Honest Men’’ adlı nefis kitabında, 1787 yazının Philadelphia’sına götürüyor bizi. Sadece Pennsylvania eyalet kongresinin salonundaki hararetli tartışmalara değil… 25 Mayıs’tan 17 Eylül gününe kadar 3 ay 23 gün boyunca akşamları gitikleri restoranlara, tavernalarda dönen kulislere, evlerdeki toplantılara, ağrıyan dişlere, yaşaran gözlere, öksürük nöbetlerine…
Bununla şu çok önemli noktayı göstermeye çalışıyor Beeman; ‘’Bu adamlar, yani Kurucu Babalarımız, elbetteki seçkin iyi yetişmiş insanlardı ama bazılarının da iddia ettiği gibi yarı tanrı değillerdi. Fanilerden oluşan bir heyetti bu. Amerikan Anayasasını bizim gibi faniler yaptı…’’
Herkesin haklarını ve özgürlüklerini, herkesin huzurunu, güvenliğini garanti altına alan gerçek bir anayasa için, yarı tanrı gibi davranan devletluların varlığına, olağanüstü güçleri olan süper kahramanlara değil, samimiyete ihtiyaç vardır. Kimsenin bu anayasayı, kendi şahsının veya kabilesinin iktidarını tahkim etmek için bir truva atı olarak kullanmak için ucuz, pespaye kurnazlıklar peşinde olmadığı bir samimiyete… Gerisi birkaç aylık iş…